Ülkemizde Medikal Biyoteknolojinin Tarihçesi

Ülkemizde modern anlamdaki medikal biyoteknolojinin tarihi Osmanlı Devleti’nin son zamanlarına dayanmaktadır. Her ne kadar öncesinde Darülfünun ve Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane kapsamında ufak çaplı çalışmalar yapılmış olsa da bu kurumlar daha çok eğitim amaçlı olarak sınırlı kalmışlardır.

İstanbul’da 1893 yılında büyük bir kolera salgını yaşanması sebebiyle Osmanlı Devleti Fransa’daki Pasteur Enstitüsünden yardım istemiş, Pasteur Enstitüsü de durum değerlendirmesi yapması için bakteriyolog Andre Chantemesse’i göndermiştir. Chantemesse raporunda Osmanlı hükümetine bir bakteriyoloji laboratuvarı kurulmasını tavsiye ederek ülkesine dönmüştür. İlk modern biyoteknoloji merkezimiz olan Bakteriyolojihane-i Osmani adlı araştırma merkezi bu vesile ile 1894’de İstanbul’da kurulmuştur. Kuruluşunda Fransa’dan gönderilen genç araştırmacı Dr. Maurice Nicolle ile beraber Osmanlı Devleti’nin Fransa’ya eğitim amaçlı gönderdiği Türk bilim insanları da çalışmış ve difteri serumu ve sığır vebası gibi konularda dünya çapında önemli çalışmalarda bulunmuşlardır. Bu arada yine bu yıllarda kurulan ve günümüzde Pendik Veteriner Kontrol Enstitüsü olarak devam eden Telkihhane-i Şahane’de çiçek aşısı üretimi başlamıştır.

Daha sonraki dönemde cumhuriyetin kurulmasına kaar yaşanan yoğun savaş dönemi her alanda olduğu gibi medikal biyoteknoloji alanında da duraksamaya sebep olmuştur. Cumhuriyetin kurulmasının ardından kurulan Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Hıfsısıhha Kurumu ve üniversitelerdeki tıp, mühendislik ve fen fakültelerinde çalışmalarda farklı dönemlerde önemli sonuçlara imza atılmış olmakla birlikte hem maddi kaynaklardaki yetersizlikler hem de yapılan çalışmaların bireysel çabalar ve fedakarlıklarla yürütülmesi başka alanlarda da olduğu gibi çağın güçlü devletlerini yakalamamıza engel olmuştur.

Bakteriyolojihane, 1895

1928 yılında Hıfzısıhha Enstitüsünü kuran ilk Türkiye Cumhuriyeti sağlık bakanı Dr. İbrahim Refik Saydam.

Güncel durum ise Kalkınma Bakanlığının raporuna göre “Türkiye biyoteknoloji konusunda, yetişmiş eleman, laboratuvar altyapısı ve araştırma olanaklarındaki yetersizlikler nedeniyle oldukça geride kalmıştır.” şeklinde açıklanmıştır. Ancak 1995 yılında moleküler biyoloji ve genetik lisans bölümlerinin üniversitelerde kurulmasını takiben önce insan gücü konusunda eksiklerimiz azalmaya başlamakla beraber üniversitelerin sektörle iletişim içinde olmaması sebebiyle verilen eğitimler teorik kalmakta ve sektörün iş gücü ihtiyacını karşılayamamıştır. Son 10 yılda önce Sanayi Bakanlığı’nın girişimleri kapsamında SAN-TEZ olarak başlatılan daha sonra TÜBİTAK’a devredilen ve sanayideki nitelikli iş gücü ihtiyacını karşılamaya yönelik olan program bu konuda çok önemli mesafeler kaydedilmesini sağlamış genç girişimcilere verilen desteklerle birlikte piyasada canlanmayı sağlamıştır. Ekonomik sebeplerle dolar bazında TÜBİTAK’ın sanayi desteklerinde düşüş yaşanmasına rağmen biyoteknoloji alanındaki destekler az da olsa artmaya devam etmektedir.

TÜBİTAK TEYDEB desteklerinin yıllara göre dağılımı

TEYDEB desteklerinin sektörel dağılımı

Kamu yararına projeler kapsamında başlatılan biyobenzer ilaçlar ve aşı çağrıları gibi çağrılar ve Kalkınma Bakanlığı ve TÜBİTAK tarafından bu konularda yüksek bütçeli desteklerin sağlanması da önemli katkılarda bulunmuştur. Bununla birlikte vergilendirme ve gümrük konularında halen sıkıntı yaşanması sebebiyle bu çalışmalarda kullanılan malzemeler maalesef hala ülkemizde çok pahalıya satılmakta ve al-sat mantığıyla ilerleyen aracı kurumların kar etmesi kolaylaşırken üreticiler ve araştırmacılar çalışmalarını sürdürmekte zorlanmaktadır.

Ülkemizde medikal biyoteknoloji alanında son 20 yılda gerçekleşen gelişmeler bu alanda bir sonraki aşamaya geçmemize zemin hazırlamıştır. Bu aşamaya geçebilmek için gerekli sıçramanın nasıl olması gerektiği ile ilgili dernek olarak akademisyen ve sanayicilerimizle ortak hazırladığımız biyoteknoloji yol haritasına ulaşmak için: BİYOTEKNOLOJİ YOL HARİTASI